Hatay’ın Kayıp Mirası: Deprem Sonrası Tarihi Yapılar – Yakup ÖZEV
Kahramanmaraş merkezli depremlerde ülkece hem maddi hem de manevi olarak büyük yıkımlara şahit olduk. Bu bağlamda özellikle tarihi yapılarımız daha önce hiç şahit olmadığımız kadar
6 Şubat 2023. O tarih, yalnızca on bir şehrin değil, binlerce yıllık kültürel birikimin de fiziksel olarak durduğu anı temsil ediyor. Hatay’da, depremin anatomisi sadece betonun ve demirin değil, tarihin de nasıl çöktüğünü gözler önüne serdi. Kurtuluş Caddesi’nden Belen Geçidi’ne, her bir taşın, her bir kemerin bir asrın, hatta bir medeniyetin imzası olduğunu biliyorduk. Şimdi o imzalar, devasa bir yıkım yığınına dönüştü.
Peki bir koleksiyoner, bir tarih meraklısı ve bir fotoğraf arşivcisi olarak, bu yıkımın karşısında asli görevimiz neydi? Sadece enkazı çekmek mi? Hayır. Enkazı çekmek, yıkımın dehşetini dünyaya duyurmak için elzemdi, ancak esas görevimiz “yaşananı kaydetmek” ve *”olmayanı belgelemek”*ti.
Tarihi Yazan Mürekkep Değil, Mercektir
Hatay’ın kültürel mirası için fotoğraf, bir tutanak ve bir tanıklıktır. Antakya Ortodoks Kilisesi’nden Kanuni Sultan Süleyman Camii’ne, Fransız yapımı eski Hükümet Konağı’ndan Mithat Paşa İlkokulu’na kadar yitirdiğimiz her eserin, deprem öncesindeki son sağlıklı fotoğrafı, restorasyonun ilk tuğlası anlamına gelmektedir. Çünkü ortada bina yoksa, geriye yalnızca fotoğrafik hafıza kalır.
Bizim gibi yıllarca bu yapıların mimari detaylarını, kubbe hatlarını, kitabelerini ve taş işçiliklerini arşivlemiş kişiler için o an, sadece bir mesleki refleks değildi; kolektif belleği kurtarma mücadelesiydi. Deprem sonrası çekilen her kare, mimarlar ve restoratörler için bir rölöve kaynağı, Vakıflar Genel Müdürlüğü için bir hasar tespiti belgesi ve gelecek nesiller için “biz buyduk” demenin ispatıdır. Fotoğraf makinesi, yıkılanın küllerinden ihyanın (yeniden ayağa kaldırma) projesini başlatan en güçlü araç haline gelmiştir.
Arşiv, Direncin Blueprint’idir
Depremin üzerinden geçen zaman bize şunu öğretti: Toplumsal hafıza, somut varlıklara sıkışıp kalmamalıdır. Bir koleksiyoner olarak benim de içinde bulunduğum bu “kayıt altına alma operasyonu”, Hatay’ın direncini gösterme biçimidir.
Kaybettiğimiz camiler, türbeler, kervansaraylar ve evler, fiziken yok olabilir, ancak onların varoluş biçimi, fotoğraflarımızda ve belgelerimizde yaşamaya devam edecektir. Bu arşiv, hem hatıramızı taze tutacak hem de yeniden inşa edilecek her eserin özgün kimliğini korumasını sağlayacaktır.
Bu sebeple Hatay’ı yeniden ayağa kaldırırken, yalnızca beton dökmekle yetinmeyelim. Fotoğrafik hafızayı can damarımız olarak görelim. Çünkü bir kültürün yeniden doğuşu, önce neyi kaybettiğini net bir şekilde kaydetmesiyle başlar. Hatay’ın Taşı ve Tutan Tarafı, daima arşivimizdeki kırık kubbeler ve o kubbeleri kayda alan mercekler olacaktır.
Kahramanmaraş merkezli depremlerde ülkece hem maddi hem de manevi olarak büyük yıkımlara şahit olduk. Bu bağlamda özellikle tarihi yapılarımız daha önce hiç şahit olmadığımız kadar
Kültürel mirasların fotoğraflanması, belgelenmesi ve halka ulaştırılması son derece büyük önem taşımaktadır. Çünkü sosyal medya, günümüzde en hızlı ve en güçlü iletişim araçlarından biri haline
“Hadi gel yıkalım şu Süleymaniye’yi desen iki kazma, iki kürek, iki de ırgat gerek / Hadi gel geri yapalım şunu desen bir Sinan bir de
Depremler, yalnızca yer kabuğunun hareketlerinden ibaret doğal olaylar değildir; aynı zamanda toplumların kültürel kimliğini, sosyal ilişkilerini ve tarihsel sürekliliğini şekillendiren güçlü birer tarihsel deneyimdir. Hatay
