Yıkımın Öteki Yüzü: Afet Sonrasında Kadın ve Aile – Ayşegül KESME

Sosyoloji ve Aile/Kadın çalışmaları alanında bir araştırmacının perspektifinden, deprem ve sonrası süreçleri gözlemlemek, literatürdeki teorik bilginin somut bir çöküşüyle yüzleşmek anlamına gelmiştir. Kültürel mirasın korunması bağlamında odak noktasının çoğunlukla yapısal hasar ve mimari kimlikler olduğu görülmekle birlikte; mirasın asıl taşıyıcısı olan insan ve bu insanın ördüğü toplumsal dokunun yeterince ele alınmadığı tespit edilmektedir. Hatay’ın çok katmanlı kimliğinin, sadece anıtsal yapıların duvarlarında değil, asıl olarak o duvarların gölgesinde tesis edilen aile, komşuluk ve kadın emeği ağlarında, gündelik hayatın görünmez ritüellerinde varlığını sürdürdüğü bilinmektedir.


Afet, bu hassas toplumsal ağlarda yüksek düzeyde bir kesintiye neden olmuştur. Sosyal hizmet disiplini açısından ele alındığında, afetin sosyo-ekonomik etkilerinin en görünmez mağdurlarının kadınlar ve çocuklar olduğu tespit edilmiştir. Sosyolojik teoride ev, bir kadın için sadece fiziki bir barınak değil, aynı zamanda kültürel belleği, nesiller arası bilgiyi ve toplumsal kimliği örgütlediği birincil mekândır. Bir tarihi konak (Antakya Evi) gibi yapının yıkılması; o evin mutfağında pişen yemeğin tarifiyle aktarılan kültürel bellek, el emeğiyle örülen sosyal ilişkiler ve sözlü tarih gibi ailenin duygusal belleğinin de yok olması riskini barındırır. Kadınlar, ailenin duygusal ve kültürel belleğini taşıyan birincil aktörler olduğundan; ikamet mekânlarının kaybı, onların kimlik ve kültürel süreklilik duygusunu derinlemesine zedelediği gözlemlenmiştir.


Bu bağlamda, mimari mirasın fiziki kaybının, beraberinde soyut mirasın da sarsılmasını getirdiği görülmektedir. Folklorik ve sosyolojik araştırmaların vurguladığı üzere, aile; yemek ritüelleri (toplumsal buluşmalar) aracılığıyla kültürel kimliği ve geleneksel bilgiyi nesilden nesile aktaran temel birimdir. Antakya’nın tarihi evleri sadece fiziki duvarlardan ibaret olmayıp; o mutfaklar ve sofralar, doğumdan ölüme kadar tüm geçiş ritüellerinin sahnesi konumundadır. Evin fiziken yok olması, bu kritik ritüellerin ve sosyal pratiklerin mekânsız kalması anlamına gelmiş; dolayısıyla kültürel belleğin iletim mekanizmasının sekteye uğradığı belirlenmiştir. Mirasın onarım sürecinde, bu ritüelleri yeniden canlandıracak güvenli ve kültürel olarak uyumlu sosyal alanların sağlanması, zorunlu bir adım olarak ortaya çıkmaktadır.


Bu çerçevede, kültürel mirasın onarılması süreci, yalnızca teknik restorasyon ve mühendislik faaliyetleriyle sınırlanamaz. Bu süreç, aynı zamanda psiko-sosyal bir onarım hareketidir ve katılımcı sosyolojik prensipleri temel almalıdır. Hatay’ın çok katmanlı kimliğinin yeniden inşası hedefleniyorsa, öncelikle o kimliği taşıyan insanların duygusal mekânlarını, ritüellerini ve günlük hayat pratiklerini iyileştirilmesi elzemdir. Bu, yeniden yerleşim ve restorasyon planlamalarında kadınların ve ailelerin karar alma mekanizmalarına dahil edilmesi, çocukların kayıp mekanlarla duygusal bağ kurmalarının desteklenmesi ve eski mahalle ritüellerini canlandıracak sivil inisiyatiflerin desteklenmesiyle sağlanabilir.


Sivil inisiyatifler (gönüllü çalışmalar gibi), kurumların müdahalesinde oluşan boşluklarda devreye girerek hayati bir rol üstlenmiştir. Sivil toplum, alanda sadece fiziki müdahale sağlamakla kalmamış; aynı zamanda insana dokunarak, yıkılan evin ait olduğu ailenin ve kadının hikâyesini dinleyerek, toplumsal belleğin iplerini yeniden düğümlediği gözlemlenmiştir. Kültürel mirası korumak, yıkılan duvarların fotoğrafını çekmekten (dijital belgeleme) öte, o duvarların arkasındaki insan hikâyelerini ve toplumsal cinsiyet rolleriyle örülmüş hayat pratiklerini iyileştirmektedir. Geri dönüş planlarında, aile ve kadınların sosyal ve kültürel ihtiyaçları merkeze alınmadıkça, restore edilen yapılar sadece tarihi anlamdan yoksun fiziki kabuklar olarak kalmaya mahkûmdur. Mirasın korunması, bireyi merkeze alan ve aile ve kadının afet ve sonrasındaki yerini önemseyen yaklaşımlarla sürdürülmelidir.

Diğer yazılar